Yozlaşmanın Başörtüsü Versiyonu; Peruk

11 Kasım 2006
Tâbi oldukları dinin mücadelesini vermek bir yana, var oldukları kültürün dahi mücadelesini veremeyen bir coğrafyanın insanları, din ve kültür yozlaşması arasında ezilip kaybolduklarının farkında bile değiller. Dinî bilgilerini, kulaktan dolma bidat ve hurafelerle elde edip, etnik kimliklerini de ırkçı bir felsefe ile sürdüren, bu coğrafyanın halkı, doğu ve batı kültürü arasında bocalamaya devam etmektedir. İyi ile kötü; Hak ile batıl; farkını algılama yeteneğini kaybedecek kadar vahiyden ve akıl yürütmeden uzak kalmıştır.

Yozlaşmanın süreci, asırlardır İslam yurdu olan bu beldede, artık müminlerin bir kısmı din adamlarının (!) fetvalarını sorgulamaksızın pratize ede gelmiş; bilgin (!) ya da aydın (!) denilen akademisyen prof.ları her alanda kılavuz edinmiştir. Sonucunda peygamber varisi ulema takip edilmez olmuştur. Oysa Allah-u Teâla, Kitab-ı Kerim’de “bilginleri ve din adamlarını rabbler edinmeyiniz ” ( Tevbe 9 / 31 ) buyruğu ile müminleri uyarmaktadır. Malumdur ki bu ayetin nüzulü ile “Biz cahiliyede hiç onlara rükû ve secde etmedik” diyen sahabeye Hz. Muhammed (a.s.v.): “Siz onların haramlarını haram, helallerini helâl bilmiyor muydunuz?” diye sorar. “Evet” cevabını alan Allah Resulü (a.s.v.): “İşte bu Rabb edinmektir.” buyurur. Bu ayet-i kerime’nin tefsiri bizzat Allah Resulü (a.s.v.), tarafından yapılır ve dikkatle irdelenmesi, anlaşılması gereken, ilk hikmetlerden biri, birilerinin din adamı olması Allah (c.c)’ın haramını helâl, helâlini haram kılma yetkisini kendisine vermez. Allah (c.c) ‘ın helali ve haramı ile alimin ve bilginin fetvası örtüşmüyorsa, buna rağmen alime ya da bilgine itibar ediliyor ise, bu Allah’tan başkalarını rabb edinmektir. Hal böyle iken, dinde tahribat bizzat din adamı sıfatlı ya da bilgin sıfatlı insanlar eli ile yapıla gelmiştir. Bunda bazen kasıt olduğu gibi kasıtsız da olduğu söylenebilir. Bu çeşit tahribatlar “niçin böyle oluyor?” sorusunu sorduğumuzda, karşımıza birçok neden çıkmaktadır. Birincisi, dinin aslı olan Kur’an’ın Rabbi Teâla tarafından korunmuş olması ve bu korumayı aşamayan taife, Kur’an’ın maksadına yönelik tahribat çalışması yapmıştır; zira Kur’an’ın metni koruma altındadır. Ancak maksattan uzaklaştırabilmek için manayı kullanarak Kur’an ahkâmı tahrip edilmektedir. Her dil gibi Arapçada da bir kelime birkaç manaya gelebilmektedir. O halde biz Vahyin maksadını ancak ayetin inzalinde, Allah Resulü (a.s.v.) ve ashabının aldığı tavrı irdeleyerek anlayabiliriz. Bizim bu maksadı algılamamıza mani olmak için, hadislere olmadık iftira ve şüphe yamanarak Allah Resulü (a.s.v.) ile ümmet arasındaki bağ koparılmak istenmiştir. Hadis usulünde, zayıf olarak nitelendirilen hadis, fıkıhta bir şeyi meşru veya gayri meşru kılabilir. “Zayıf ” kelimesi günümüzde kullanılan anlama gelmez. Ahâd hadis, rivayeti tek yoldan gelen, ravisi tek olan hadistir. Bir misal verelim: Hz. Aişe (r.anha), Allah Resulü(a.s.v.) ile yalnızken bir hadis duymuş ve bunu da sonradan aktarmıştır. Haber ilmi tekniğine göre, zayıf nitelendirilen bu hadis, Hz. Aişe (r.anha)’nin kimliği ve temiz bir mümine ve ümmetin annesi olması hasebi ile teknik olarak hadisi zayıf olarak nitelendirilse de hakikatte sağlam bir kulptur. Ahad hadis, bir meseleyi, haram, helâl, farz, vacip, sünnet, kerih gibi kavramlara taşıyabilir. Ahâd habere, sıfır itibar aklen mümkün değildir. Şöyle ki, tüm insanlar babalarını ahâd haberle baba olarak bilirler. İkincisi, dinin rantını yiyebilmek için, dinden çıkar sağlamak isteyenler, dini olduğunca farklı, kolay ya da zor göstererek dini tahrip etmek istemişlerdir. Sayısal çoğunluk adına helâller gevşetilmeye, haramlar kaldırılmaya çalışılmıştır. Daha çok kitleye ulaşma adına bazı haramların tebliği tehir edilmiş, bazı olmadık helâller keşfedilmiştir. Misal, Kişinin kalbi ısınacak diye namazsızlığına göz yumulmuş, yapıdan uzaklaşmasın diyerek kişinin futbol fanatizmi meşru görülmüştür. Üçüncüsü, saltanat yüklü ideolojik rejimlerin baskısına dayanamayıp saltanat ya da rejim ulemasının sahte fetvaları ile halk Kur’an’ın maksadından uzaklaştırılmış ve din tahrip edilmeye çalışılmıştır. Dördüncüsü, iyi niyetle yola çıkarak dinin aslından olmayan ahkâmları dinin ahkâmı imiş gibi sunarak dinde ruhbanlaşmak; selefi salihin tasavvufunu terk edip hıristiyan ve hinduizm mistisizmden etkilenmiş pasifize edici bir sufi tarza bürünmekte dinde tahribata, yozlaşmaya sebebiyet vermektedir. “Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid 27 )

Haliyle bunlarla sınırlı olmayan tahribat ve yozlaşmada sıraladıklarımız öncelikli boy göstermektedir. Akabinde gelen kültür ve din yozlaşması gerek dünyevî gerek uhrevî hayatı riske etmekte, şahsiyet yitikliği, kimlik bunalımı had safhaya ulaşmaktadır. Vahyî aslına uygun tebliğ edecek muvahhid varis ulemaya ihtiyaç duyan ümmet, “kime inanayım?” şaşkınlığı ile yeryüzünde sefil bir halde dolaşmaktadır. Oysa şifa o kadar yakındır ki; kendisine sunulan iki kapak arasındaki kitabın içindedir, kime inanacağı, kime tâbi olacağı!.. “Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsî olursa açık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzap 33/36); “Din hususunda onlara apaçık deliller verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki çekememezlik ve düşmanlık yüzünden ayrılığa düşmüşlerdi. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde, kıyamet günü aralarında hükmedecektir. Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.” (Casiye 17-1

Kur’an’a ve sünnete tâbi olmayı bilmeyen, bilemeyen toplum her ne kadar İslam toplumu adını taşısa da “yaşadığı gibi inanma” kaidesi gereği dinsel yozlaşmanın bir neticesi olarak tanınmaz derecede asimilasyona uğramıştır. Bir toplumun kültürel ve dinsel değerlerini ilk yansıtan alametlerden biri de kıyafet tarzıdır. Kıyafet yozlaşması, toplumun hangi noktada olduğunun göstergesidir. Ancak burada asıl üzerinde durulacak konu, kültürel sapma/yozlaşmadan ziyade dini sapma/yozlaşmadır. Zira din her zaman kültürü etki alanı içine almıştır. Ama sapkın ve batıl din her zaman için kültürün altında ezilmiştir. Batı kültürü ile yüzyıllar önce tanışmış İslam toplumu, son üç asırla birlikte bariz derecede batı kültürü karşısında çeşitli sebeplerden dolayı dinsel kimliğini yitirmeye başlamış, saydığımız dört unsurdan dolayı bu süreç hızlanmış ve günümüzdeki noktaya gelinmiş, II. Mahmut’la hızlanan kıyafet tarzı değişikliği, devrimlerle pekişmiştir. Mümin erkeklerin kıyafet tarzı, bugün gelinen noktada sorgulanmamakta, konusu dahi yapılmamaktadır. Hassas noktamız olan başörtüsüne de çözüm (!) aranmaktadır. Yozlaşma ve uzlaşma adına olmadık kılığa sokulmaya çalışılan tesettür tarzı can çekişmektedir. Dini yaşamak için çözüm arayanlar öncelikle şunları sorgulamalıdırlar: Birincisi, başörtüsü, mü’minelere buluğa ermekle mi farz oluyor, yoksa üniversiteye girmekle mi? Cevap ilki ise, bu sorun neden üniversitede kendini göstermektedir? Cevap ikincisi ise, bunun Kur’an ve Sünnette yerini kim bulmuştur? İkincisi, başörtüsü konusu gündeme gelince neden herkes Nur/31.ayet-i hatırlıyor da Ahzap/59. ayet göz ardı ediliyor. Nur 31. ayette bahsedilen ziynet ve ziynet yerlerinin gizlenmesinden bahseden emrin, kadını cazip gösterecek süs yerlerine itiraz yok iken, bugün kadınların başlarındaki allı pullu güllü olmadık süslü eşarplarla kadını cazip gösteren kıyafetlerin tesettür maksadını taşımayacağı niçin anlamazdan geliniyor? Üçüncüsü, başörtüsünü dinin fer’i bir meselesi olarak görme hakkını birilerine hangi makam vermiştir. Evet, İman aslidir. Ancak amellerin tümünü fer’i görmek ne kadar doğrudur. Kat’i farzlarla, zanni farzları, vacipleri, müekked sünnetleri, gayri müekked sünnetleri aynı kefeye koymak hangi ilmi usule sığar? Fıkıh usulünde, mutlak ve mukayyed hükümler arasında fark yoktur denilebilir mi? Başörtüsü emri mutlak bir emir değil midir? Kim niçin Allahu Teâla’nın ayetlerine parantez açarak maksadın dışına çıkmaya çalışıyor? Bir müslümanın bir ameli terk etmemesi için illa ki o amelin terki mümini küfre mi götürmesi gerekir? Küfre götürmeyen her amel, istisnasız terk edilebiliyor ise dinin icrası nasıl gerçekleşecek? Neden Allah Resulü (a.s.v.), başörtüsüne el uzatan yahudi kavme savaş açmıştır? Akaidin dışındaki tüm emirler, fer’i algılanacaksa niçin Hz. Muhammed (a.s.v.) sabah namazına gelmeyenlerin evlerini başlarına yıkayım” demiştir? Dördüncüsü, Buhari’de, Müslüm’de, Nesâi’de kayıtlı ayrıca Kettani’de mütevatir hadislerle kayıtlı Allah Resulü (a.s.v.)’in “Allah, peruk takana da taktırana da lanet etsin” hadisi şerifi açık ve net ortada iken, birileri ümmetin gözünün içine baka baka nasıl oluyor da peruk fetvası verebiliyor? Allah’ın haramına helâl demek, buna da helâl olarak itikat etmek acaba kişiyi hangi noktaya getirir? Tesettürdeki maksadın kadının cezbiyetini gizlemek olduğu noktasında ulemanın ittifakı, ümmetin icmaı var iken, nasıl oluyor da kadını daha da süslü gösterebilen bir eşyanın kullanımına fetva verilebiliyor? Ve buna düşünülmeden tâbi olunuyor. Maksat zinet halini gizlemek olmasa idi, maksat mü’minenin kimliği olan örtü olmasa idi Ahzap suresi 59. ayet nerede kalacak idi. Eğer fasid fetvaya göre, maksat orijinal saç tellerini gizlemek ise kafasını usturaya vurarak saçlarını yok eden kadın tesettüre riayet etmiş olacak mıdır? Peruk ile örtü emri yerine geliyor ise mahrem yerleri açık bir kadın resmi olan kumaştan dikilmiş bir elbise ile mümine kadın örtünmüş olur mu? Buna da bir fetva bulunmalı değil mi? Eğer başörtüsü fer’i bir mesele ise elbise de fer’i değil midir? Bu yozlaşmanın sebebi, hoşgörü ve uzlaşma ise biz müminlerin bu müftülerden (!) beklentimiz şudur: Hoşgörü adına yahudi ve hıristiyanın en fer’i meselesine duyulan saygının bir kısmını da amelde asli meselemiz olan başörtüsüne de hassasiyetle yaklaşılmasıdır.

İslama ait olmayan sorunlar, İslama çözdürülmeye kalkıldığında, İslam ahkâmı basit (hâşâ) duruma düşürülmüş olacaktır. Bu da Allah’ın dinini hafife almaktır. İslam problemleri kendi denkleminde çözer, kendi usulünde eritir. Nasıl ki, kimya denklemleri fizik ile çözülmüyor ise, İslama uygun olmayan meseleler de islami usulle çözülemez. İslam dini kolaylık dinidir, ancak uydurma kolaylıkları da taşımayacak kadar yücedir. İbrahim (a.s.)’ın tevhid dinine iman etmiş bizler, bilelim ki her müminin bir İsmail’i vardır. Rabbi Teâla’nın rızasına yürüyen bizler gerektiğinde İsmaillerimizi kurban edebilmeyi öğrenmeliyiz. İsmail bazen İsmaildir, bazen makamdır, bazen iş, bazen de okuldur. Her ne ise, İbrahim (a.s.)’a komşu olmak isteyenler, O’ nun ödediği bedeli ödemeye hazır olmalıdırlar.

Yarabbi, bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, Sapıklığa düşenlerin, gazaba uğrayanların yoluna değil, Âmin…(Fatiha 7)

İbrahim KÜÇÜK / Vuslat Dergisi