Tesettür ve çerçeve

“Tesettür defilesi” ilk telaffuzda kavram olarak yanlış görünmüyor; hanımların tesettür tarzı giyimi, bir konfeksiyon ürünü olduğuna göre bunların tanıtımı ve pazar şanslarının artırılması yolundaki gayretler de tabii görülebilir; üstelik tesettür giyiminin defile yoluyla basın gündemine getirilmesinde, tesettürün tabiileşmesi ve sıradanlaşması gibi bir tesir ummak da mümkün.

Buraya kadar mâkul muhakeme yürüttük ve tesettürün nevi şahsına mahsus anlamını bile bile gözardı ettik.

Tesettürün kapsamı, sadece kadınların saçlarını, kollarını ve ayak bileklerine kadar bütün bedenini örten bir moda tasarımından daha farklı bir şey; tesettür, hanımların dikkat çekmeksizin, celbedici ilgi ve cinsi mesaj vermeksizin “ziynetlerini gizlemeleri” anlamında tebellür ediyor; yani bir hanım, bile isteye ve tamamen irâdi olarak fıtri ziynetlerini yabancı bakışlardan esirgemek maksadıyla kendini kalabalık içinde görünmez kılıyor. İşte bu fikir modern tüketim kalıplarına ve kadına toplum içinde biçilen yeni role tamamen aykırı, hatta “protest” gibi görüntü vermesi muhtemel bir davranış biçimidir. Şüphesiz tesettürün bir asgari şekil şartı var ama her şekli ibadette (veya takvâ davranışında) olduğu gibi şekil şartının vâsıl olması gereken bir anlam da mevcut.

Dürüst konuşmak gerekirse bir hanımın tesettürün şekli şartlarına riayet ettiği halde mânâsına muhalif davrandığı örnekleri hatırlayabiliriz; tesettürlü ama sıradan bir hanım giyiminden daha fazla dikkat celbedici örneklerden bahsediyorum. Bu gibi tasarruf biçimlerinde tesettürün kapattığı veya açıkta bıraktığı alanlarla tesettürün gâyesi birbirinden kopuyor.

Peki, tesettürlü bir hanımın en az diğer hemcinsleri kadar şık olmaya hakkı yok mu? Meraklı ve ısrarlı bakışlardan, fıkıhta tabir edildiği haliyle “ikinci bakış”tan korunmanın yolu, tesettürde salaş, kaba ve zarafetten uzak çizgiler tercih etmek midir? Bu ince bir sual ve bu suali her hanımın kendine yöneltmesi gerekiyor aslında; zannımca her hanım, sokağa çıkarken “ikinci bakış”ı talep edip etmediğini bilir ve yine zannımca bir hanım ikinci bakışı davet etmeksizin şık giyinmenin “ince ayarı”nın da farkındadır.

Bu çerçevede tesettür defilesi yapmak ve üstelik bu “gösteri”de, o güne kadar tesettürlü giyimi aklından bile geçirmemiş cazip mankenlere tesettür kıyafetleri giydirerek arka planda basının ve kamuoyunun dikkatini çekmek hesabında, tesettür fikrinin esasına muhalif düşen bir nükte görünüyor, zira bu defilelerde tesettür, örtmek için değil, “çerçevelemek” için kullanılıyor; güzelliği çerçevelemek. Ve çerçevelenmiş güzellikler daima müteakip bakışları davet etmekten başka hangi amaca yönelmiş olabilir ki?

Bır portre:
Erkan mumcu ve sıyasette ıdealızm meselesı

Türkiye’de ideal için siyaset yapmak neredeyse imkânsızlaştırılmış halde; sadece siyasetin idealleştirilmesine müsaade eden bir yapılanmayla karşı karşıyayız. Siyaseti isim isim yakından takib edebilme imkânım yok ama buna rağmen Erkan Mumcu “devrâna muhalif” düşen beyan ve çıkışları ile hep dikkatimi çekti ve açık söylemek gerekirse Erkan Mumcu’ya karşı sempati duydum. Genel başkanını doğrudan hedef alan son konuşmasında bir nokta dikkatimi çekti; bu çıkışta siyasetin alfabesine daha ilk harfinde ters düşen âşikâr bir hatâ vardı ve değil Mumcu, herhangi bir partinin kasaba delegesi bile bu çıkıştaki açık taktik yanlışa düşmezdi. Nitekim haber duyulduğunda bazı arkadaşlar, “danışıklı dövüş olmalı, hiç makul görünmüyor” yorumunda bulundular. Ardından hepimizin şahit olduğu “olağan” gelişmeler yaşandı ve Erkan Mumcu’nun partisindeki görev yeri değiştirildi ve kendi camiasında birdenbire yalnız adam oluverdi.

Gönlüm, samimiyet ve idealizmin, doğrucu Davutluğun siyasette yenilgiye uğramamasını, hep zafer kazanmasını diliyor. Erkan Mumcu’da, Türk toplumunun aradığı yeni siyaset adamı tipinden çok çizgi var çünkü. Onun hikayesi bir bakıma siyasette idealizmin yaşayıp yaşayamayacağı hakkındaki ümitlerimizin de test edilmesi anlamına gelecek.

Aklinizda bulunsun

İslâmiyat dergisi 1998 yılı başlarında, Prof. Dr. Mehmet S. Hatiboğlu editörlüğünde bir araya gelen bir grup akademisyen ilahiyatçının teşebbüsüyle yayın hayatına başladı ve o tarihten bu yana her yıl dört sayı neşrederek dört cildi tamamladı. İslâmiyat, akademik formatta yayınlanan bir dergi. Dergide, başta ilahiyat olmak üzere toplum, din ve siyaset ilişkileri hakkında birbirinden değerli ve itina ile hazırlanmış makaleler yer alıyor. Türkiye’nin gündemine paralel olarak İslâmiyat belli bir konu etrafında hazırlanmış yazılardan oluşan dosyalara da yer veriyor: Bu güne kadar Şeriat, İslam ve Demokrasi, Tasavvuf, Osmanlı, Kadın, Din İstismarı, İsa (As)’nin Anısına, Diyanet, Örtünme, Türkiye’de Din Söylemleri, Dünyevileşme başlığı altında çok ciddi dosyalar yayınlandı. Beşinci yılın ilk sayısı ise “Din ve Şiddet” dosyası. Derginin ele aldığı konulara yaklaşımını büyük oranda paylaşmakla birlikte akademik hayatımızda artık gitgide büyüyen bir problem haline gelen “yazı dili” konusunda itirazlarım var. İslâmiyat adını taşıyan bir dergide, kaba tabirle “sol dil” tercih edilmesini yadırgıyorum. Elbette dile yaklaşım yazardan yazara değişen ve sadece yazarı bağlayan bir keyfiyet ama bazı yazarların dil konusuna sanki sırf bir iletişim meselesiymiş gibi baktığını görmek ve bu “sol dil”i tercih edenlerin dergide ağırlık kazanması beni üzüyor.

İsteyenler derginin bütün sayılarını temin edebilirler; Tlf: 0312 433 24 65 / derginin web sitesi: http://www.islamiyatdergisi.com, e–posta adresi: islamiyat@hotmail.com

Alinti:

“Afrika’da olduğu gibi Portekizlilerin başlangıçtaki saldırganlıkları belli ölçüde dinsel inançlarından kaynaklanıyordu. Ticari bakımdan mümkün olsa bile, Müslümanlarla barış içinde ticarete girişmek onlar için dinsel olarak kabul edilemez bir şeydi. Reconquista’nın (İber yarımadasını Müslümanlar’dan geri almak için sürdürülen mücadele) hoşgörüsüzlük ruhu, İberya yarımadası’ndan Hint okyanusuna taşmıştı.”

David Arnold, Coğrafi Keşifler Tarihi, Yöneliş y., İst., 2000, s.53

-alıntıdır-