itesettür

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dinî semboller tartışmasının misyonerlik meselesini diline dolayanlarla ilişkisi

Hedeflerine ve vardıkları sonuçlara bakıyorum, “şeâir” denilen dinî alametleri ortadan kaldırmak isteyenlerle misyonerlik meselesini diline dolayanlar arasında ilişki kurmaktan kendimi alamıyorum, dedi bir dostum hayıflanarak. Ardından da ekledi:

Bu bir “kuruntu” mu diye sorguluyorum, vardığım sonuç “hayır” oluyor.

“Komplocu” yaklaşımlara teslim olmak mı, diyorum, cevap yine “hayır” oluyor.

Dostumun derdini paylaşmak için bazı sorular sormayı düşündüm ve ilk soruyu yönelttim:

Bir arada düşünülmesi imkansız gibi görünen bu tür kişi ve grupları nasıl birleştirebiliyorsun?

Hedeflerine ve vardıkları sonuçlara bakıyorum. Mesela, her iki taraf da ülkenin bütünlüğüne ve geleceğine yönelik tehditlerle mücadele ettiğini söylüyor. Fakat yaptıkları iş, “millî ve dinî” yönü sağlam kişi ve grupları yıpratma çabasından başka bir şey değil. Yaptıkları işte başarılı olurlarsa siyasi partilerin dine saygılı davranmasını ve dindar insanların iktidara gelmesini önleyeceklerine inanıyorlar.

Öncelikle “dinî semboller” tartışmasından ne kastettiğini biraz açar mısın?

Avrupa’da bazı tartışmalar yaşanır. Bunların benzerleri Türkiye’de çok daha farklı şekillerde gündeme gelir. Mesela, Fransa’da laiklikten hareketle yeni bir kilise yapımına karşı çıkanlar olur. Kilise taraftarları ile karşı çıkan katı laikler arasında devam eden bu tartışma iki grup arasında cereyan eder. Devleti ve hükümeti işin içine katmaz. Benzer bir tartışma –Göztepe parkına cami yapmak gibi- Türkiye’de yaşanınca birdenbire hükümet meselesine dönüşür. Biraz da Türkiye’de devletle din arasındaki ilişkinin yeterince net olmayışından kaynaklanan bu tür tartışmaların Fransa ile benzeşen tarafı şurasıdır. Her iki ülkede de karşı çıkan taraflar ibadethaneleri görmek istememektedir aslında. Çünkü ister kilise olsun ister cami, mabedin bizzat kendisi varlığıyla bir şeyler söyler. Dine karşı çıkan taraflar, dinin, açık alanda kendisini sessizce ifadesine bile razı değillerdir. Çan kulesi ve çan sesi gibi daha dikkat çeker hale gelirse, hele bir de minare gibi zarif ve ezan sesi gibi etkileyici bir hale gelirse hazımsızlığın varacağı boyutları hesap edin! Bu çağrıyı duyulmaz ve görülmez hale getirmek için değişik taktikler ve farklı ifade biçimleriyle mücadelelerini sürdürürler.

İstersen Türkiye’de bir dönem yaşanan cami, Türkçe ibadet ve Türkçe ezan tartışmalarını bir de bu açıdan düşün. Bazıları, ekonomik sıkıntı içinde kıvranan bir ülkede yapılan bu kadar caminin millî servetin hebasından başka bir şey olmadığını söylerdi. Bazıları okul yapmak mı daha iyi, cami yapmak mı, diye sorarak bu kervana katılırdı. Maksadını nezaket kurallarına uyma gereği hissetmeden söyleyenler açıkça, cami mimarisinin değiştirilmesini teklif eder ve yapılan binaların “istendiği takdirde” okula çevrilebilecek şekilde olmasını ısrarla vurgulardı.

Aslında bu yaklaşımların hepsinde bir gerçek payı var. Zaten taraftar bulan en çarpık fikirler bile özünde barındırdığı hakikat çekirdeğine binaen insanların ilgisini çeker. Dedim ya, dinin açık alanda kendisini ifade etmesini sağlayan ve adına şeâir denilen alametleri görmeye tahammül edemeyenler değişik taktik ve söylemlerle mücadelelerini sürdürürler. Başörtüsü tartışmalarına da istersen bir bak. Anneannelerimiz gibi, ya da tarlada çalışan Anadolu kadını gibi örtünmeye kimse bir şey demiyor. Hatta “Onlar bizim geleneğimizde var” diyorlar. Ama geleneğimizde olan “başörtüsü” pardösü, çanta ve ayakkabısıyla modern toplumların ilgisini çekecek bir tasarımdan geçerek ortaya çıkarsa problem olur. Çünkü dinin bir emri, çağdaş insana cazip gelecek, dolayısıyla sesiz bir davet fonksiyonu eda edecek formata bürünmüştür. Katı laik çevreler bu sefer de başka bir “hakikat çekirdeğini” kullanarak tartışma açarlar. Derler ki, “böylesine şık ve dikkat çeken kıyafetler tesettürün özüne uygun düşer mi?”

Doğruları kendi amaçları istikametinde kullanmayı çok iyi beceren bu çevreler, dindar insanların “dinini yaşama ve anlatma özgürlüğünü” feda etmeden toplum içinde nasıl var olabileceğiyle hiç ilgilenmezler. Tartışmaların bu noktaya gelmesini de istemezler. Onlar dinin görünür olmaktan çıkmasını istemekte ve bunun için mücadele etmektedir. Demokrasi kuralları içinde dinin mücadelesini vermek de tabii ki dindarlara düşüyor. Şeâire ait bir meselenin şahsi farzlardan önemli olduğunu bilenlerin yapması gereken çok şey olduğunu anlamak da…

Bunların misyonerliğe karşı çıkanlarla ilişkisini nasıl kuruyorsun?

Vurdukları yere bakıyorum. Hepsi “millî ve dinî” yönü sağlam, dünyaya açılabilen ve demokrasi içinde, dini kavga konusu yapmadan yoluna devam edebilenlere vuruyor.

Böyle bir şey kendi aleyhlerine olmaz mı?

Onlar bunu çok iyi bildiği için bazı karıştırmaları kasten yapıyorlar. Mesela, nerede başarılı bir iş yapılsa, hemen, arkasında kökü dışarıda bir oluşumun varlığı yayılır. Ulus devlet, devletin üniter yapısı gibi konularla, İslam’ın bütün insanlığa gönderilmiş son din olduğu, dolayısıyla ülkelerin sınırları içinde kalamayacağı gerçeği çatışmaya sokulur. Aynı şekilde ülke dışındaki şirketlerle alışverişi geliştirip, ortaklıklara girenler de Türkiye üzerinde emelleri olan kötü niyetli devletlerin taşeronu durumuna düşürülecek şekilde karalanır. Kısaca söylemek gerekirse, özgüven sahibi, dünyanın her tarafında iş yapabilen, dünya çapında projeler üretebilen vatandaşları yaralayarak, Türkiye’nin dünyada hatırı sayılır bir devlet olması engellenmeye çalışılır. Vatan savunması, dine sahip çıkmak gibi milletimizin önemsediği temel meselelerle de asıl niyet kapatılmaya çalışılır.

Misyonerlik meselesinde yapılanlar da aynı. Misyonerlerin Türkiye’yi parçalamak ve inkültürasyonu sağlamak istediğini söylerler. Ama işin garip tarafı emperyalist amaçlarla misyonerlik yapanlara hiç karışmazlar. Mesela, Üsküdar gazetesinde bazı vakıfların misyonelik yaptığına dair bir haber yayımlandı. Haber MİT raporuna dayandırılıyordu. Bahsi geçen kişiler mahkemeye başvurdular ve gazete hakkında dava açtılar. Mahkeme MİT’e böyle bir rapor olup olmadığını sordu. MİT’ten gelen cevap gazetenin lehineydi. Ama bu tür konular anti-misyonerlerimizin gündemine hiç girmedi.

Misyonerlerin Alevi ve Güneydoğulu vatandaşlar üzerine özellikle çalıştığı biliniyor. Hatta bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar, nasıl yaklaşılması gerektiğine dair önerilerin yer aldığı çalışmaların varlığı biliniyor. Ama “vatanı kurtarmak, dine sahip çıkmak iddiasındaki” misyonerlik karşıtı kişilerin bu konuda da bir şey söylediği vaki değil.

Ben bunların içinde bazılarının bilerek ya da bilmeyerek dinî şeâiri ortadan kaldırmak isteyenlerin amaçlarına hizmet ettiğine inanmaya başladım. Çünkü konuyu çok fazla abartarak ayağa düşürüyorlar. Bazı şehirlerde dağıtıldığı iddia edilen İncillerin sayısı şehirlerin nüfusundan fazla. Bir de işsizliğin, geçim sıkıntısının olduğu bir ülkede İncillerin içine yüksek miktarda dolar konularak dağıtıldığını iddia ettiler.

Bu tür iddialar kimin işine yarar? Misyoner kılığına bürünmüş emperyalistleri çok güçlü göstermek hangi amaca hizmet eder?

Bak sana son bir şey daha söyleyeyim. Bu konuda yayımlanan kitapların birinde şunlar yazılabildi: Misyonerler Türkiye’de organizasyonlarını yürütmek için özel uçaklarıyla istedikleri yere gidiyor. Adam kaçırıyor, infazlar yapıyor. Bu arada rahatlatacak bir şey olduğunu öğreniyoruz; o da devletimizin bazı birimlerinin konudan haberdar olması. Haberdar oluyor da ne yapıyorlar. Bunların içine bir adam sokuyorlar. Tabii bu sızma faaliyeti misyonerler tarafından hemen seziliyor ve ilgililer birer birer kaçırılarak infaz ediliyor. İnfaz edilenler Silivri’de bir otelin fosseptik çukuruna atılıyor.

İlginç değil mi? Misyonerliğe karşı olanlar “Türkiye’de”, “devletin bir birimine ait elemanların” misyonerler tarafından “kaçırılıp”, “infaz” edilip, “foseptik çukuruna” atılmasını yazabiliyor.

Ve bunun adı “devleti zaafa uğratmak” değil, misyonerlikle mücadele oluyor!…

-alıntıdır-