hijab_poster.jpg

                                        Hey sen başörtülü kız!’
Yeni Şafak – Dizi Yazı
8 Mart 2005

Asırlardır bu topraklarda var olan başörtüsü yüzyılın başlarında yeniden kodlanır ve bu, başörtülüleri dışlamanın nedeni haline getirilir. Yıllardır tekrar edilen cümle ise ilk kez 1967’de Hatice Babacan’a sarfedilir: “Hey sen başörtülü kız. Ya başını aç, ya sınıfı terket.”

Ontolojik kaynağını Kur’an’dan alan ve asırlardır bu topraklarda var olan başörtüsü, yasaklandığı ve ‘türban’ adını aldığı 1980’lerden bu yana Türkiye’nin değişmeyen gündem maddelerinden biri. Çatışma kültüründen beslenen ülkede başörtüsü, iç bölünmenin neredeyse tek simgesi haline getirilirken başörtülü kadınlar ‘modernliğin mabedi’ kamusal alanın tamamen dışında tutuluyor. Konunun bir ‘sorun’ halini alışı da buradan kaynaklanıyor zaten. Başörtülü kadınlar ‘ya aç ya terk et’ baskısına maruz bırakılırken tartışmalar klişelerle, ezbere konuşmalarla yürütüldü bugüne kadar; mesele dar bir alana sıkıştırıldı ve konuşanlar da çoklukla ve nedense erkekler oldu hep. O yüzden Elest Yayınları’ndan çıkan ‘Yemenimde Hare Var / Dünden Yarına Başörtüsü’ adlı kitap konuyu / sorunu 43 kadının katılımıyla tanımlıyor ve çözüm önerileri üretiyor. Yaşanan tarihi süreci de kapsayan kitapta siyasetçiler, akademisyenler, yazarlar, gazeteciler ve sanatçılar başörtüsünü konuşuyor. Üç gün sürecek olan yazı dizisi de toplumsal bir sorun haline gelen konuyu ele alıyor, ortaya çıkacak çözüme katkı da bulunmayı amaçlıyor. Türkiye’de başörtüsü yasağı son 20-25 yıla damgasını vurmuş ve süreklilik arz etmesi nedeniyle bir ‘sorun’ haline gelmiş olmakla birlikte, giyim kuşam üzerindeki tasarrufların tarihi 19. yüzyılın ikinci yarısına, 1876’da kabul edilen ve toplumdaki herkese kıyafet eşitliği getiren Kanun-i Esasi’ye dayanır. Müslüman tebaya da fes giymeyi zorunlu kılan uygulama, kadınlar için işletilmez. Kadın kıyafetlerindeki farklılık, Müslüman kadınların gayri müslim kadınlardan ayrılması gerektiği düşünülerek korunur. II. Mahmut döneminde başlayan batılılaşma hareketi Avrupai hayat tarzının benimsenmesine ve yaygınlaşmasına yol açar. Bu dönemdeki genel alafrangalaşmadan kadın kıyafetleri de etkilenir. 20. yüzyılın başlarında yani, II. Abdülhamit döneminin sonlarında İstanbul kadınları Avrupa kadın kıyafetleri modasının etkisindedir.

Çağdaşlığın lokomotifi: Kadın

Cumhuriyetin ilanından ve kılık-kıyafet inkılabından sonra kadın, Türk modernleşmesinin lokomotifi haline gelir. Çağdaşlığın görünürlülüğü kadın bedeninde gerçekleşir ve sonradan “kostüm modernliği” olarak tanımlanan bir değişiklik yaşanır. Batı karşısındaki ezikliğin sebebi ve göstergesi olarak gösterilen başörtüsü ise geriliğin, çağ dışılığın simgesi olarak kodlanır.

Milli Şef döneminde de aynı algı ve kıyafetler üzerindeki baskı devam eder. 1950 seçimleriyle iktidar olan Demokrat Parti’nin dini yaşam alanları üzerindeki baskıyı kaldırmasıyla başlayan süreçte başını örtmek, okumak ve çalışmak isteyen kadınlar -sayıları az olmakla birlikte- kamusal alanda görünmeye başlar. 1950’li yıllarda Türkiye ilk kez başörtülü bir doktorla; Hümeyra Ökten ile tanışır. Başını Tıp Fakültesi’nde iken örten ilk öğrenci ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitirmesine rağmen kürsüye çıkarılmayan Dr. Gülsen Ataseven’dir.

İlk başörtülü öğrenci: Babacan

Türkiye başörtüsü tartışmalarının bugünkü halini aldığı ilk olayla gençlik hareketlerinin dünyayı sardığı yıllarda karşılaşır. A.Ü. İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan 1967 yılında başı örtülü olarak İslam tarihi dersine girer. Kürsüdeki hoca Prof. Neşet Çağatay, Babacan’ı farkeder ve yıllarca aynı kalıp içinde tekrar edilecek olan cümleyi ilk kez sarfeder: “Hey sen! Sen başörtülü kız! Sınıfta bu kıyafetle oturamazsın. Ya başını aç ya da dışarı çık!” Gerilimin sürmesi ve genç kızın bir gün tartışma esnasında bayılması üzerine konu basına yansır. İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci eylemleri yapılır. Bu eylem öğrenci eylemlerinin ilki olarak Türkiye tarihe geçer.

Başörtüsü ile bir sembol haline gelen, başını örtme biçimi ‘Şulebaş’ olarak adlandırılan ve hapis yatan ilk başörtülü yazar ise Şule Yüksel Şenler olur. Erken bir yaşta hikaye yazmaya ve gazeteciliğe başlayan Şenler, önce Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinde “İslam Kadını” başlığıyla yazılar yazar, daha sonra Babıali’de Sabah gazetesinde “Kadın ve Giyim” başlıklı bölümde modern tasarımlı tesettür kıyafetlerini yayınlar. Toplumsal bir figür halini alan Şenler, tüm yurdu dolaşarak “İslam’da kadının mükellefiyetleri ve vazifeleri” konusunda konferanslar verir.

Sorun ortak bir sorun

Nimet Çubukçu/ AK Parti İstanbul Milletvekili – MKYK üyesi – Hukukçu
“Başörtüler bir güruh veya bir partinin tabanı değiller. Bu Türkiye’nin ortak sorunu. Bir tek bizim sorunumuzmuş gibi tarafımızdan sahiplenilmesi meseleyi şahsileştiriyor, toplumun cepheleşmesine yol açıyor. Burada yaygın bir insan hakları ihlali söz konusu. Toplumdaki her kesimin çözüme katkı sağlayacak şekilde çalışması gerek. Diğer hak ihlallerine karşı sesimizi nasıl yükseltiyor ve çözüm arıyorsak bu soruna da öyle yaklaşıyoruz. Bir hukukçu olarak olanlara üzülüyorum. Biz onlardan farklı düşünen insanlar değiliz. Bunu ben malumun ilanı gibi düşünürüm. Sorunu anlayan insanların iktidarda olduğunu unutmamalarını ve güvenlerinin devam etmesini bekliyorum onlardan.”

Yasak yasal değil!

Kezban Hatemi/ Hukukçu
“Başörtüsü yasağı için mevcut anayasal düzen içinde savunulabilecek hiçbir hüküm yok. Üstelik halkın bir sivil toplum hareketi olarak bu yasağa karşı gelmesi yani sivil itaatsizliği gibi bir durum da yok. Yasak söz konusu olduğunda yanlış Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla başlıyor. Anayasa Mahkemesi’nin önüne mevcut kanuni sisteme aykırılık nedeniyle iptal edilmesi gereken kanuna aykırı bir yasa geldiğinde mahkeme ya o kanunu mevcut yasaya, Anayasa’ya aykırı bulup iptal eder veya aykırı bulmaz ilga eder, yani geri gönderir. Oysa Anayasa Mahkemesi iptal etmemiş, sadece “başörtüsü çağdaş değildir” diye bir yorum yapmış. Oysa yorum yapamaz. Burada bir hukuk karmaşası var.”

Derinde bir korku var

Ece Temelkuran/ Milliyet gazetesi yazarı
“Derinde bir korku var. Bilhassa kadınlar için. Hatta bu korku çoğu kez resmi ideolojiyle açıklanamayacak kadar içkin ve kadın olmakla ilgili. ‘Bizi tuzağa düşürecekler, eve kapatacaklar’ korkusu. Bu, kabul etmemekle birlikte anlayabileceğim bir şey. Evet, ‘açık’ bir kadın olarak Türkiye’deki muhafazakarlaşmadan ben de ürküyorum. ‘Türbanlı’ kadınlardan ürkmüyorum, bir ideolojinin, istediğim gibi yaşama hakkını elimden alacağından korkuyorum bireysel olarak. Ki bu bence son derece doğal bir durum. Şöyle de bir mesele var aslında: ‘Açık’ kadınların fazla örtünmüşler tarafından tacizi! Ya da başörtülülerin ‘namus timsali’ olarak bir göstergeye dönüşerek geriye kalan kadınları ‘daha az namuslu kadın’ göstergelerine dönüştürmeleri.”

Bu, yüzyıllık bir algı

<>Nazife Şişman/ Yazar-Çevirmen
“Sorunun başlangıç noktasına gitmek, bizi geçen yüzyılın başlarına götürür. Modern Batı karşısında hissedilen gerilik, en fazla kadınların tesettürü alanında kendisini göstermişti. Modernleşme tecrübemizde yüzü açık bir kadın fotoğrafı, bir traktör veya bir fabrika kadar, hatta ondan da önemli bir çağdaşlık sembolü olagelmiştir. Bu nedenle de konjonktürel olarak peçe, çarşaf, sıkma baş, başörtüsü, türban gibi farklı isimler alan tesettür, hem batı karşısındaki gerilik ve ezikliğimizin sebebi, hem de göstergesi olarak kodlanmıştır. Başörtüsü karşıtlığı, kökleri modernleşme tecrübemize uzanan ve cumhuriyetin kuruluş dönemi reflekslerinden beslenen bir tutumdur. Ve daima sembolik bir önem taşımıştır.”


Ara çözüm ‘türban’
Yeni Şafak – Dizi Yazı
9 Mart 20051980 darbesinden sonra başörtüsüne getirilen yasak üzerine YÖK Başkanı Doğramacı ‘türban’ı teklif eder. Başörtüsünü topluma yabancılaştıran türban adlandırması hem anlam kaymasına yol açar, hem de türbanı ‘korku’ öğesi olarak yeniden kodlar.
12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden yıllar boyunca başörtüsü ve başörtülü öğrenci tartışmaları ülke gündeminin değişmez maddelerinden biri olur. İhtilal yönetiminin tasarrufuyla kurulan Yüksek Öğretim Kuru- mu(YÖK)’nun başkanlığını yapan Prof. İhsan Doğramacı, yasağın devam ettiği 1984 yılında, gerilimi düşürmek, başörtülü kız öğrencilerin okullarına devamını sağlamak amacıyla ara bir çözüm olarak “türban”ı teklif eder ve üniversitelere talimat verir.

Saçı kapatan ama boynu açıkta bırakan, Fransızca kökenli türban kelimesi bundan sonra başörtüsü yasakları çerçevesinde sorunlaşan konuya adını verir. Bir anlam kayması yaşanır ve başörtüsünü modern şekilde bağlayan genç kızların örtüsü de yanlış bir adlandırmayla türban olarak telâffuz edilir.

12 Eylül darbesinin ardından İmam Hatip Liselerinde de ilk kez başörtüsü yasağı uygulanır. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alınan resmi bir yazı ile öğrencilerin sadece Kur’an derslerinde başlarını örtmelerine izni verilir.

Başörtülü öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında görülmeye başlandığı bu yıllarda YÖK, 20 Aralık 1980 tarihli genelge ile üniversitelerde başörtüsünü tamamen yasaklar.

Başörtülü genç kızlar bu yıllarda çoklukla koyu renkli robadan geniş pardösüler giymekte omuzları tamamen kapatan büyük ve koyu renkli başörtüler bağlamaktadırlar. Bu yıllar üniversite önlerinde başörtüsüyle eğitim özgürlüğünü talep eden öğrencilerin protesto eylemleriyle geçer. Solcu öğrencilerin de katıldığı bu eylemlerle sorun, tavır alınan ve tüm Türkiye tarafından bilinen bir konu haline gelir.

Evren: Türbanlılar tamam ama ya çarşaflılar ve mayolular da gelirse

Başörtüsüne “türban” adının verildiği bu yıllar, Turgut Özal’ın başbakanlığının ilk yıllarıdır. Özal yasağa karşı çeşitli girişimlerde bulunur ve 1984 yılında YÖK’ten türbana izin çıkar. Aynı yıl türban yüzünden okuldan uzaklaştırılan bir kız öğrencinin itirazını reddeden Danıştay’ın kararı, tartışmaları alevlendirir. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “Türkiye’de irtica tehlikesi var” demesi üzerine YÖK, Danıştay kararına da uyarak 1987 yılında türbanı tekrar yasaklar. Turgut Özal 1987 genel seçiminden hemen sonra Meclis’te, türbanı serbest bırakmak için yasa tasarısı hazırlığı başlatır. ANAP Malatya Milletvekili Bülent Çaparoğlu’nun öncülük ettiği çalışma sonucunda yasa çıkar ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren “türbanlılar tamam ama çarşaflı ve mayolular da gelirse ne olacak” diyerek yasayı veto eder.

Bunun üzerine Turgut Özal ve Avni Akyol, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren’le konuşup mutabık kaldıktan sonra YÖK Disiplin Yönetmeliği’nde değişiklik yapılır ve türbana özgürlük sağlayan yeni yasa Aralık 1988’de Meclis’ten geçirilir. Evren yasayı bu defa veto etmez, önce imzalar, sonra da Anayasa Mahkemesi’ne götürür. Mahkeme 26 Mart 1989 yerel seçimlerinden hemen önce türban yasasını iptal eder. Bunun üzerine İstanbul başta olmak üzere ülkenin pekçok şehrinde geniş katılımlı protesto mitingleri düzenlenir.

ANAP mahkemenin iptal gerekçesini dikkate alarak 25 Ekim 1990’da yükseköğretim kurumlarında başörtüye serbesti getiren üçüncü kanunu çıkarır. Bu defa SHP iptal talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurur, talep reddedilir. 2547’nin ek 17. maddesi uyarınca üniversitelerde her türlü kılık ve kıyafet serbest olur ve 1997’de Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanı seçilmesine kadar 7 yıl boyunca 81 üniversitede 150’ye yakın rektör ve 2 YÖK başkanı tarafından uygulanır.

Başörtülü kız öğrencilerin çoklukla, herhangi bir yasakla karşılaşmadan üniversiteye devam edebildiği 1990’lar, başörtülü kadınların aktif siyasetin ve değişik iş alanlarında yer almaya başladığı yıllardır. Refah Partisi iktidarının ilk yıllarından 28 Şubat’a kadar gelinen dönem, hem başörtülülerin kamusal alanda sıkça görüldüğü hem de toplumsal cepheleşmenin ve zıtlaşmanın simgeler üzerinden yürütüldüğü bir dönemdir. Gerilimin arttığı bu yıllarda jakoben laik-Kemalist kesim tarafından erkeklerde sakal, kadınlarda başörtüsü ‘şeriat özlemindeki’ İslamcı kesimin görünür ‘siyasi/ideolojik’ işaretleri olarak algılanır.

CHP daha kolay çözebilirdi
ZEYNEP DAMLA GÜREL / CHP Milletvekili
Ben iki senedir partideyim ama CHP’nin türban konusuna nasıl baktığını anlayabilmiş değilim. Daha ziyade kendimizi tartışan bir partiyiz maalesef. Genel bir kanı ve genel bir reaksiyon var arkadaşlar arasında. Türban sorunu siyasi değil sosyolojik bir olaydır ve enteresan biçimde siyasi partiler yansıttıkları tabanın sorunlarını çözemezler genelde. O yüzden bu sorunu AKP’nin çözmesi çok daha zor. Aslında CHP çok daha kolay çözebilirdi. Çünkü AKP’nin yaklaşımı her zaman belli şüpheleri de beraberinde getirecektir. Üzülüyorum, kimsenin mağdur olmasını değil sorunun çözülmesini istiyorum. Çözüm üretmekten korkmayalım, birbirimizi kabul edelim ve kendimize güvenelim.

Her zaman eşimin yanındayım
MÜNEVVER ARINÇ / Öğretmen – TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın eşi
Bizler başörtüsünü bir simge olarak değil inancımız gereği olarak örtüyoruz. Eşimin yanında resepsiyonlarda bulunmam gerekirken bulunamadığım doğru. Fakat ben 25 yıldır eşimin hayatının her karesinde, onun yanında oldum. Resepsiyonda yanında bulunamamam bizim açımızdan çok büyük eksiklik değildi. Bizim bir eksiğimiz yanlışımız yoktu. Bize bu muameleyi yapanlara kırgınım ama inanın çok güçlüyüm. Yapılanlar o kadar yanlış o kadar haksız ki, söyleyecek tek kelime bulamıyoruz. Türkiye’nin bu sorunu aşabileceğine bütün samimiyetimle inanıyorum.

Sorun tektipleştirilmek
ELİF ŞAFAK / Edebiyatçı-Yazar-Akademisyen
Türkiye’deki başörtülü kadınların başörtüleri nedeniyle yaşadığı en önemli sorun hem karşıtları hem de yandaşları tarafından tek-tip-leş-ti-ril-mek. Her iki kesim de başörtülü kadınları tek tip, yekpare bir kimlik olarak algılıyor ve bunun içindeki farklılıkları, bireysellikleri görmüyor. Bu sorun hepimizin sorunu. Senin özgürlüğün benim sorunum çünkü benim özgürlüğüm de senin sorunun. Bunu öğrendiğimiz zaman daha demokratik bir ülke olacak Türkiye. Türbanın değil tahakkümperver zihniyetlerin tehlike içerdiğine inanıyorum. Çözüm için öncelikle tartışmayı kutuplaşmış çerçeveden çıkarmak gerek.


2005: Başörtüsü Yılı
Yeni Şafak – Dizi Yazı
10 Mart 2005
Başörtüsünün yasaklanması ve “sorun” olarak tekrar gündeme geliş tarihi ‘post modern’ diye tabir edilen 28 Şubat 1997 ve devam eden yıllardır. Ali Bayramoğlu’nun “28 Şubat rejimin militer renginin koyulaştığı ve bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet kazanmaya çalıştığı genelde İslami kesimin özelde ise başörtülü öğrencilerin artan baskılara maruz kaldığı bir süreç” olarak tanımladğı sürecin başında toplanan Milli Güvenlik Kurulu’ndan “Kıyafet Kanunu’na aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı” şeklinde bir “tavsiye” kararı çıkar. ANASOL-D Hükümeti’nin kurulmasıyla birlikte yasakçı tavır, genelgeler aracılığıyla ve başkanlığını Kemal Gürüz’ün yaptığı YÖK eliyle tüm üniversite rektörlerine iletilir, başörtüsü yasağının tavizsiz şekilde uygulanması istenir. 13 Mart 1998 tarihindeki Rektörler Komitesi toplantısından önce MGK’nın sivil giyimli üç uzmanından “irtica brifingi” alan rektörler, toplantı sonrasında yayınladıkları bildiride “brifingi içselleştirmelerinin sonucu” olarak üniversitelere başörtülü olarak gelmenin suç olduğunu vurgularlar.‘Yasak için bilime ara verin’ talimatı

Uygulamaya geçen ilk üniversite, rektörlüğünü Kemal Alemdaroğlu’nun yaptığı İstanbul Üniversitesi’dir. Alemdaroğlu, dekanlara “Türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verin” şeklinde tarihi bir talimat verir. Rektörler tarafından fakülte dekanlıklarına gönderilen bir yazıda başörtülü ve sakallı öğrencilerin fişlenmesi, öğrencilerin kılık-kıyafetlerini içeren bilgilerin en geç mayıs ayına kadar rektörlüklere bildirilmesi istenir. Bu süreçte yasaklara itiraz eden öğretim görevlileri de paylarına düşeni alırlar.

İkna odaları icat edilir

Alemdaroğlu yeni kayıt döneminde, Rektör Yardımcısı Prof. Nur Sertel’in yönetiminde bir uygulama daha başlatır. Kayıt yaptırmaya gelen başörtülü öğrenciler başlarını açmaları yönünde psikolojik telkin ve baskının yapıldığı “ikna odaları”na alınırlar.

Başörtüsü yasağı 2000-2001 öğretim yılından itibaren İmam Hatip Liselerinde de uygulanır. Yasak geniş katılımlı mitinglerle protesto edilir. Yasak alanı genişleyince mağdurlara destek vermek amacıyla ilk kez örgütlenmeye gidilir. 1999 yılında eş zamanlı olarak iki örgüt kurulur: AK-DER ve ÖZGÜR-DER.

Başörtüsü yasakları 2001 yılı ocak ayında M.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde de uygulanmaya başlanır. Zekeriya Beyaz’ın yeni dekan olduğu İlahiyat Fakültesi’nde okuyan 1500 kız öğrenci 10 Ocak sabahı kampüs girişinde bekleyen polis kuvvetlerince okullarına alınmaz. 1100 erkek öğrenci ise yasağa son verilene kadar kız öğrencilere destek vermeye devam edeceklerini belirterek okullarına girmezler. Marmara İlahiyat’ta eğitim yasak nedeniyle durur. 2002 yılı sonunda yasağın uygulanmadığı hiçbir üniversite kalmamıştır.

Kamusal alan, giremezsin!

28 Şubat’a kadar meslek sahibi başörtülü kadınlar çeşitli engellemeler olmakla birlikte okul ve hastaneler başta olmak üzere devlet dairelerinde çalışabilmektedirler. 28 Şubat sonrasında ise binlerce memureye uyarma, maaş kesme, sicile geçme, ihraç etme gibi cezalar verilir. Başörtülü memurlar ya başlarını açmak, ya peruk takarak devam etmek ya da görevlerini bırakmak zorunda bırakılırlar. Başörtüsü yasaklarının keyfi ve anlamsız bir şekilde her yere yayılabildiğinin bir göstergesi olarak 2002 yılı haziran ayında Türkiye’de çok “trajik” bir olay yaşanır. Rahim kanseri olan 71 yaşındaki Medine Bircan, sağlık karnesindeki fotoğrafı başörtülü olduğu için işlemleri tamamlanamadan, gerekli tıbbi yardımı alamadan hayatını kaybeder. Yasakların genişlemesiyle birlikte tartışma ‘kamusal alan’a kayar. Kamusal alanın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği ise belirlenemez.

1998 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi beşinci sınıf öğrencisi iken getirilen türban yasağı nedeniyle disiplin cezası alarak okuldan uzaklaştırılan Leyla Şahin, iç hukuk yolları tükendikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurur. AİHM davayı 29 Haziran 2004’de sonuçlandırır ve Türkiye üniversitelerindeki başörtüsü yasağının insan hakları ihlali oluşturmadığını açıklar. Aynı günlerde Human Rights Watch / İnsan Hakları İzleme Örgütü (İHİÖ) yasağın kabul edilemez bir hak ihlali olduğunu açıklar. İHİÖ, başörtüsü kullanmanın kamu düzenini bozmadığını, başkalarının hak ve özgürlüklerini tehdit etmediğini belirtir.

İnanç Özgürlüğü Platformu

2005 yılı ocak ayında başörtüsü mağduriyetinin giderilmesi ve dini özgürlükler üzerindeki yasakların kaldırılması için Mazlum-Der, Hak-İş, Memur-Sen, MGV, Alperen Ocakları, Anadolu Gençlik Dernekleri, Önder, İlkder ve Huder gibi sivil toplum kuruluşlarından oluşan bir platform kurulur: İnanç Özgürlüğü Platformu. 2005’i ‘Başörtüsüne Özgürlük Yılı’ ilan eden Platform, konuyu gündemde tutmak ve sivil eylemlerini tüm yurda yaymak için illerde teşkilatlanacaklarını ve her hafta aynı saatte aynı şekilde eylem yapılacağını açıklar.

Seyirci kalan kadınlara kırgınım

MERVE KAVAKÇI / İstanbul Eski Milletvekili
“Bazı hatalar yapıldı o günlerde. Mesela, benim o gün and içip görevime başlamam lazımdı. Meclis salonunu -sonra dönmek üzere- terk etmem hata oldu. Çocuklarımın çektiği sıkıntı da benim için hesaplanması zor bir konu. Geriye baktığımda, Allah’a şükrediyorum. Bugün olsa, yine bu görevi seve seve üstlenirdim. Partili arkadaşlarıma şahsen kırgın değilim. Beni dışlayan, bana iftira edenlere bir kırgınlığım var elbette. Özellikle, bana karşı girişilen lince, alkış tutan veya seyirci kalan Türkiye kadınlarına kırgınım. Kadınlık adına bir kırgınlık, bu. Çifte standartları olanlara bunu itiraf etmedikleri için kırgın ve kızgınım.”

“Yasakları, belki de ‘manevî derin devlet’ koyuyordur!”

AYÇA ŞEN / Radikal Gazetesi Yazarı/ Radyo N101 Programcısı
“Ben konuya tasavvufi açıdan bakıyorum. Kadınların da gelişmeden, öncelikle bu sembolizmi yıkmadan düşüncelerinde özgürleşeceğine inanmıyorum. Onların da sınavı bu demek ki. Her şey Hakk’tan geliyorsa, bu da Hakk’tan geliyor diyebilmeliler. Belki “manevi derin devlet” bunu, bunun için yapıyordur! ‘Ben’ diye değil, bu uzun vadede ‘biz’e ne kadar yarayacak diye bakmak gerekir duruma. Benliği bırak önce, sen kendinden geç bakalım hele, o senin saçın değil, sonra kendine dön, bakalım kapattığında neyi kapatıyorsun. Yasak eğer bir işe yarayacaksa -ki yaramak zorunda- buna yarayacağını düşünüyorum ben.”

Türban, devletin yarattığı simge

EREN KESKİN / İHD Sözcüsü – Avukat
“12 Eylül askeri darbesiyle başlatılan bir süreçtir bu. Türkiye’de görünürdeki yönetenlerin dışında görünmeyen yönetenler var. Ki bu da çok açık söylüyorum; ordudur. Militarist yapı varlığını, baskıcı gücünü devam ettirebilmek için “düşmanlar” yaratıyor. Bu düşmanlardan biri de türbanlı kadınlardır. Türban, siyasi bir simgedir evet ama Siyasal İslam’a bakışı nedeniyle devletin yarattığı bir simgedir türban. İnsan Hakları Derneği, türban yasağı konusundaki tavrını çok net olarak koymuş ve dile getirmiştir. Biz dernek olarak başından beri başörtülülerin özgürlüklük mücadelesine katıldık.”