protesto.jpg

Başörtülü Kızlar Yasak Yorgunu

   Ülkü Özel Akagündüz
Aksiyon – 524

Artık başörtüsüyle ilgili haberleri okumak istemiyorum.’ diyor kendisi de başörtülü olan genç kız. Yıllardır çözülemeyen sorun, zihinleri yordu; ama en temel haktan vazgeçilebilir mi?

Başörtülü genç kızlar, Beyazıt Meydanı’nda ilk eylemlerini yaparken, sorunun bir iki ay içinde, hatta belki de hemen o akşam çözüleceğine inanıyordu. “Yasak kalkmadan buradan kalkmayız.” diyecek kadar ümitli oldukları hatırlanırsa aradan geçen yedi sekiz yasaklı yılın nasıl yorucu ve yıpratıcı olduğu, hayatların akışını nasıl tersine çevirdiği anlaşılabilir. Yedi sekiz yıl ya da yetmiş-seksen yıl…

İlk zamanlar, genç kızlar kararlıydı; oturma eylemleri, yürüyüşler, teatral eylemler… Destekleyenler, karşı çıkanlar… Sonra ses seda kesildi birden. Anadolu’nun herhangi bir şehrinde üniversite sınavına başörtülü girmek isteyen bir genç kızın dışarı çıkarılması gibi ‘münferit’ vakalar üç beş saniye içinde akıp gitti ekranlardan. Birkaç sönük eylem yansıdı gazetelere, kızların sesi daha uzaktan geliyordu artık, uzak ve yabancı. Sonra kızlar anladı; bu yasak gidici değil, bir çaresine bakmalı… Okulu bırakanlar, başını açanlar, peruk takanlar, şapka giyenler, kafasını kazıtanlar, yurt dışına göçenler…

Her ‘çare’ bir dertle geldi. Okulu bırakan hayata küstü, başını açan depresyona girdi, peruk alerji yaptı, şapka içeride şık olmazdı, dazlaklık kafa derisine hiç iyi gelmedi, gurbette okumak kolay değildi… Üniversiteyi başörtülü okuması engellenen her genç kız, koca bir ömre yetecek hikâye biriktirdi. Büyüdüler, olgunlaştılar, derinleştiler, zenginleştiler… Gidenler geri döndü, okulu bitiren işe girdi, bitiremeyen çoluk çocuğa karıştı… Sorun yine çözülemedi

‘Susma Konuş’ Kampanyası

Başörtüsü şu günlerde yeniden gündemde. Zihinlerin ‘bekleme odası’ndan bir kez daha çıktı; ancak karşısında somut bir adım ya da bir taahhüt değil, ‘Niçin, niçin?’ diye soran gözler buldu yine. Nazlı Ilıcak ve Gülay Göktürk’ün Tercüman Gazetesi’nde başlattığı ‘Susma Konuş’ Kampanyası’na gönderilen mesajlar hep bildiğimiz gibi; resepsiyon krizini kınayanlar, başörtüsünün asla siyasi bir simge olamayacağını söyleyenler, uzay çağında bir metre kumaştan korkanları ayıplayanlar, okuldan yaka paça çıkarıldığı günü dün gibi hatırlayanlar, yıllardır haykırılan sloganlar ‘Bitsin bu zulüm!’, ‘Başörtüsüne uzanan eller kırılsın’ vs…

Aralarda kimi mesajlar, “Artık, yorulduk.” diyor. Çoğu da, başörtüsü yüzünden hayatı kesintiye uğramış kadınlar. Nazlı Uğu, “Kampanyaya katılmayı düşünmüyordum. Başörtüsünden dolayı malulen emekli olduğum için yoruldum.” diyor. Zehra İpek’in Gülay Göktürk’e gönderdiği mektup ise başörtülü kadınların nasıl bir karamsarlık içinde olduğunu çok iyi anlatıyor: “Başörtüsüyle ilgili başlatmış olduğunuz yazı dizisini gördüm. Size biraz garip gelebilir; ama bir başörtüsü mağduru olarak hiçbirini okumadım. Mesaj da göndermedim; çünkü eminim orada yazılanların tamamını, belki de fazlasını bizzat yaşadım. Bunları tekrar tekrar okuduğumda artık sinirlerim kaldırmıyor, dayanamıyorum.”

Mustafa Apaydın da aynı sıkıntıda: “Her sabah bayan arkadaşların okula giderken başlarını açtıklarını görmek istemiyorum artık.” Nazlı Ilıcak, yorgunluk olsa bile haklardan vazgeçmenin mümkün olmadığına inanıyor. Kampanya kimilerince “sorunu kaşımak” gibi algılansa da gazeteye akan binlerce mesaj, büyük çoğunluğun artık bir başörtüsü sorunuyla uğraşmak istemediğini gösteriyor. “Peki bundan sonra ne olacak?” diye soruyoruz Ilıcak’a. İnsanlar artık somut bir gelişme beklerken bu kampanya, insanlara özgür bir platform sunmanın dışında ne işe yarayacak? Cep telefonu mesajlarını ve internet maillerini kendi önerilerini de içeren bir paketle, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ve CHP Başkanı Deniz Baykal’a sunacaklarını söyleyen Ilıcak, konunun takipçisi olacaklarını özellikle vurguluyor. Kampanya geçen hafta sona erdi; ama ‘Başörtüsüne Özgürlük’ sloganıyla Urfa’dan Ankara’ya yürüyenlerin eylemi hâlâ devam ediyor.

Üzerimizdeki ‘ölü toprağını’ silkelemek için 1400 km yol yürüdük

Ankara Abdi İpekçi Parkı, şu günlerde başörtülü kızların ve kadınların ümitli ve ısrarlı bekleyişine şahitlik ediyor. Urfa’dan yola çıkıp 43 günlük bir yürüyüşün ardından Ankara’ya varan grup, yaklaşık iki haftadır “Birileri çıkıp bir şey söylesin.” diye bekliyor. Yürüyüşçülerle Abdi İpekçi Parkı’nda görüştük. Hava soğuktu, Ankara ayazında ellerimizi oğuşturarak ve ısınmak için parkı turlayarak söyleştik. Ancak, önümüzde dudakları uçuklatacak cinsten bir yürüyüş hikâyesi duruyorken titreyerek yapılan bir röportajdan şikayet yersiz olur.

Her şeyden önce yürüyüş, bir kilometre yaya, kırk kilometre otobüsle yapılan sembolik eylemlere hiç benzemiyor. Urfa’dan Ankara’ya köy köy, kasaba kasaba yürünen 1400 kilometreden söz ediyoruz. Atatürk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden atıldıktan sonra Urfa’da bir çorba lokantası açan Yasemin Çiçek, rahata ermiş gibi görünse de, zihninin bir kenarında besleyip büyüttüğü “Ne yapmalı?” sorusuna nihayet bir cevap bulmuş: “Urfa’dan Ankara’ya yürümeli.” Ortağı Mehmet Turmak ve onun kız kardeşi Emine, “Yalnız Allah’a inanmayanlar ümitsizliğe kapılır.” deyip yola koyulmuşlar.

Yasemin, “Gönlümüz binlerce kez kırıldığı halde kimseciklere zarar vermeyelim diye her şeyi içimize attık. Ancak sonunda anladık ki, biz bir şey yapmazsak hiç kimse yapmayacak. Yürüyüşümüz binlerce insana başörtüsünün hâlâ yasak olduğunu hatırlattı.” diyor. Yasemin, Mehmet ve Emine Urfa’dan üç kişi olarak çıkıp Ankara’ya 30 kişiyle varmışlar. Sanki herkes böyle bir yürüyüşü bekler gibi, kimi İstanbul’dan kalkıp Nizip’te gruba katılmış, kimi de Ağrı’dan otobüse binip Ankara’nın girişinde yürüyenleri karşılamış. İyi de nasıl yürünür bunca yol? Dile kolay, Urfa’dan Ankara’ya…

“İlk günlerde bilinçsizce çok hızlı yürümüşüz. Ayaklarımızın altı şişti, hatta bazı arkadaşların tırnakları düştü. Önce 55 kilometreyle başladık; ancak sonra hızımızı düşürdük. Ankara’ya ulaşana kadar üçer ayakkabı eskittik.” diyor Yasemin. “Bir şey yapmalı.” diye kıvranırken, kendini yollara vurmak ve bunu ‘gezgin derviş’ler gibi yürüyerek yapmak ruhu inceltiyor olmalı. Öyle ilginçlikler yaşamışlar ki yollarda; Ashab-ı Kehf’e tam 7 kişiyle girmeleri, “Orada tipi var, ölürsünüz.” diye uyarıldıkları Pozantı yolunu günlük güneşlik bulmaları, sıkıştıkları anlarda arkadaşlarından yol gösterici telefon mesajları almaları vs…

Artık uyku yok, oturmak yok

Tarsus’ta Belçikalı bir kadın karşılamış grubu. İran, Fransa, Almanya, İsviçre ve Avustralya’dan arayan Müslümanlar, “Sizin için hatim indiriyoruz.” demişler. Yorgunluk faslına gelince, “Doğru” diyor Yasemin Çiçek; “Bizim de üzerimizde ölü toprağı vardı. Tembellik yapıyorduk. Ben önce kendi nefsime bayrak açtım. Dedim ki artık uyku yok, oturmak yok. Sen yapmazsan kimse yapmaz.” Kısa bir süre önce, ısınmak için kurdukları çadırları kaldırılan Yasemin, onca yolu yürümüş olmanın verdiği rahatlıkla, “Olsun, soğuk umrumuzda bile değil.” diyor. “Biz, başörtüsü yasağıyla ilgili bir açıklama yapılmadan buradan ayrılmayacağız.”

Urfa’dan yürüyenler Ankaralı genç kızları ve kadınları da harekete geçirmiş. İmam-hatipli kızlar 10 günden bu yana Abdi İpekçi Parkı’nda imza topluyor. Ev hanımları, “Onlar soğukta beklerken biz evde oturamıyoruz.” diyor. Şimdilik hep birlikte, ısınma turları atarak ve soğuktan uyuşan ellerini oğuşturarak bekleşiyor kızlar. Hepsinde bir ümit; sanki az sonra birisi çıkıp, “Yasak kalktı kızlar, haydi okula” diyecek.

Ankara’nın kemiklere işleyen ayazına aldırmadan bekleyen ve “Bu defa pes etmeyeceğiz” diyen genç kızlar, yılgınlığa karşı bir savaş açtıklarının farkındalar.

Av. Mustafa Ercan Mazlum-Der İstanbul Şube Başkanı:
Başörtülüler güzellikle hak aramayı öğretti

Hakların tesliminde hiçbir erteleme kabul edilemez. Bunun bir zamanı ve ölçüsü olamaz. O halde biz neyi bekliyoruz? Beklediğimiz AB ise Fransa ve Almanya’da uygulanan yasakları peşinen kabulleneceğiz demektir. Ama bu iki ülkedeki yasaklar bizim için emsal olamaz. Demokrasiyi nice bedeller ödeyerek öğrenen Batı, özgürlüklerin standardını düşürme yoluna gidiyor yazık ki. Oysa evrensel hukuk anlayışı dünyanın her yerinde aynıdır. Biz ümitvar olmalıyız. Başörtülü arkadaşlarımız haklarını güzellikle aramanın yollarını gösterdiler bugüne kadar. Acı çekerek de olsa hayatlarını devam ettirdiler. Yasakla birlikte gelişen süreci bir hezimet gibi görmek yanlış. Teslimiyetçilik ile arzu edilene ulaşılamadığında gösterilen tevekkül birbirinden farklıdır. Başörtülü arkadaşlarımızın kendi iradeleriyle sıkıntılı bir yolu seçmesi bile takdire şayandır.

Hülya Şekerci Özgür-Der Başkanı:
Ne yaptık ki yorulduk!

Biz, başörtüsü yasağının artık neredeyse kabullenildiği ve eylemlerin söndüğü bir dönemde çalışmaya başladık. Başörtülü kızlarda bir yılgınlık olduğu doğru; çünkü birçoğu acil çözüm bekliyordu. Umdukları gibi olmayınca pes ettiler. Yorgunluğun ardında yanlış paradigmalar yatıyor aslında. Müslümanların tarih boyunca verdikleri mücadeleleri düşününce bizim bezginliğimizi anlamak zorlaşıyor. Ne yaptık da yorulduk? Başörtüsü eylemlerinin bir dönem hiç yapılmayışının da birçok nedeni var. Başörtülü okumak isteyenlerin bir kısmı sınava girmedi, girenlerse başlarını açarak okumayı kabullenenlerdi. Hal böyleyken başörtüsüne özgürlük diye sokaklara dökülecek kimse kalmadı. Bir de tabii, eylemler yaparak hükümeti zor durumda bırakmaktan korkuldu. Oysa tam tersi olabilirdi. Şimdi, başbakan, durduk yerde başörtüsü yasağını kaldırmak için kollarını sıvayabilir mi? Tabandan böyle bir istek ve baskı olmalı ki, hükûmet kendisini zorunlu hissetsin.

Ayşe Aydın Ak-Der Genel Sekreteri:
Yorgun gibi görünüyoruz; ama aslında toparlanıyoruz

Tercüman Gazetesi’nin başlattığı ‘Susma Konuş’ kampanyasına hem internet hem de cep telefonuyla mesaj gönderdim. Daha önce de kendi fakültemde sorun yaşanmadığı halde arkadaşlarımı desteklemek için eylemlere katılmıştım. O günlerde bir sonuç alamamıştık. Şimdi de sadece görevini yerine getirme duygusuyla hareket ettim. Üniversiteyi başörtüsüyle okuyup, sonradan iş bulamamak beni de mağdur etti. Ancak kendi hikayemi çok önemsemiyorum; çünkü çok iyi fakültelere birincilikle girmiş arkadaşlarımız şimdi evinde oturuyor. Onların yaşadığı trajediyle benimki aynı olamaz. Yasağın aradan yıllar geçmesine rağmen kalkmayışının altında bizim tek yürek olamayışımız yatıyor. Biz İlahiyat Fakültesi’nde sorunsuz okurken Eğitim Fakültesi’ndeki arkadaşlarımıza destek vermek için dersleri boşaltmıştık. Fakat aynı duyarlılık her yerde gösterilemedi. Şu an üzerimizdeki hali yorgunluk olarak görmemeli. Belki de dinlenme, düşünme ve toparlanma sürecindeyiz.

BAŞÖRTÜLÜ KIZLAR KENDİ HİKÂYELERİNİ OKUYAMADI

(Fatma Karabıyık Barbarosoğlu): Gençler kendi hikayeleriyle yüzleşemedi

Siyasi olmadığı halde siyaset malzemesi haline getirilmiş bir yasak olan başörtüsü yasaklarının sanata yeterince yansımadığına dair eleştiriler dile getiriliyor zaman zaman. Bu eleştirileri yapanlar sıcak yaranın içinden sanat çıkmayacağını unutuyor. Sanat için biraz mesafe gereklidir daima. Perspektif. Oysa biz başörtüsü yasaklarının içinde nefes alıyoruz. Ama çok iyi öykülerin yazıldığını düşünüyorum başörtüsü ile ilgili olarak. Sorun şurada ki, bu öyküler eylem ile paralel gidecek bir okuyucuya sahip değil. Kahramanı tesettürlü olan hikayelerimi okuyanlardan genellikle aynı serzenişi duyuyorum: “İçim katılaştı. Çok karamsar”. Karamsar dediği kendi hikayesi oysa. Kendi hikayesiyle sanat aracığıyla karşılaşmaya hazır değil gençler.

(Yıldız Ramazanoğlu): İkna Odası’nı okumak istemeyeni anlarım

‘İkna Odası’nı okumak istemeyenleri çok iyi anlıyorum. Bir üniversite kapısında yaşanacak on dakikalık ikna operasyonunun bütün bir hayata nasıl yayılabileceğini okumak o kadar kolay değil. Zaten yazmak da zor oldu. Benim için öteki bilinçlerde nasıl yankılandığı da önemliydi. Bu ülkede yaşanan en yakıcı meselelerden birinin edebi bir platforma taşınması beklenen bir şey değildi herhalde. Yapılan kötülüğe bir iç ayna tutmak istedim. Başörtüsü küresel açlığa, adaletsizliğe, yağmaya karşı durmanın bir sembolü. Başörtüsünde ısrar eden yeni kuşaklar, şu dünyada şahit oldukları som kötülük karşısında, doğru yolu kat ettiklerinin, bu yolda tolerans sınırlarını genişleterek, derin nefesler alarak ilerlemek zorunda olduklarının farkındalar.